|
Hip-Hop`u sadece bir müzik türü sanıyorsanız fena halde yanılıyorsunuz
70li yılların New Yorkunda, Bronxun arka sokaklarında siyah Amerikanın kent müziği olarak doğdu hip-hop. DJlerin iki pikap kullanarak karıştırdıkları disko ritimlerinin üstüne, MClerin yani rapçilerin yaşamlarını anlattıkları kafiyeli, ritmik dizeler ekleyerek yarattıkları bir müzikti.
Grafiti ile donattıkları ve breakdans yaptıkları sokakların müziği, kısa sürede sadece bir ritim olarak kalmadı, bir yaşam biçimine dönüştü. Gençlerin kendi doldurdukları rap kasetlerini takas etmeleriyle sokaktan sokağa, şehirden şehre yayılan bir alt-kültür haline geldi. Ve hip-hop, rock müziğin yarım asırlık egemenliğine son vererek, Amerikanın en çok dinlenen müziği oldu. Artık bugün müzikten modaya, sinemaya kadar dev bir endüstri hip-hop.
1973 yılında DJ Cool Herc, partilerde çaldığı şarkıların enstrümantal aralarını uzatmak için aynı albümü iki pikaptan çalan ilk DJ olduğunda, bunun bir süre sonra tüm dünyayı etkisi altına alacak bir akımın başlangıcı olacağını bilmiyordu. Cool Herc’in uyguladığı bu metot, daha sonra Grandmaster Flash ve Afrika Bambaata tarafından geliştirildi ve hip-hopun müziksel yapısı oluştu. Sonraki yıllarda, dinleyicileri çalınan müzikle dansa davet eden parti sunucuları yani MCler, rap yaparak mikrofonda yeteneklerini göstermeye, DJleri geri planda bırakmaya başlayınca hip-hop bugünkü haline büründü.
Sugar Hill Gangin Rappers Delight adıyla 1979 yılında piyasaya çıkardığı ilk rap singleın ardından 7 yıl sonra, 1986da Run DMC adlı plak şirketinin, ünlü rock grubu Aerosmith ile yaptığı Walk This Way şarkısı ise rap müziğini bütün dünyaya duyurdu.
BRONXTAN YAYILDI
Hiç kimsenin beklemediği, hiçbir müzik şirketinin sipariş etmediği, varolan telif haklarını ve kanıksanmış şarkı sözü normlarını tepetaklak eden bu müzik, 70li yıllarda Bronx;ta doğdu aslında.
Birkaç siyah Amerikalının ısınmak için yaktıkları varillerin etrafında atışma şeklinde birbirlerine söyledikleri şarkılar, kısa sürede saklandıkları ara sokaklardan çıkıp, caddelere, meydanlara, oradan da başka şehirlere taşındı.
Zamanla Amerikanın en etkili, en yaygın, en baskın müziği ve kültürü oldu. Öyle ki, Amerikanın en çok satan müzik dergisi Billboardun 11 Ekim 2003 sayısında En çok dinlenilen 10 şarkı; sıralamasındaki 10 şarkının hepsi de hip-hop türündeydi. Amerika tarihinde ilk defa 10 siyah şarkıcıyla oluşan bu liste, bir zamanlar kapılarını rap müziğe kapayan radyoların artık hip-hop akımına teslim olduğunu kanıtlıyordu.
Hip-hopun en önemli özelliği, sadece bir iki yıldız şarkıcının borusunu öttürdüğü bir alan olmayıp, çok sayıda siyah gence yükselme olanağı sağlayan bir platforma dönüşmesi. Bunun başlıca nedeni de, hip-hopun ilk günlerinden beri yalnızca bir müzik türü olarak değil, bir kültür akımı olarak gelişmiş olması. Üstelik siyahların yarattığı ve bugün sadece Amerikada 45 milyon kişiye hitap eden bu müziğin dinleyicilerinin yüzde i beyaz.
DJ, MC, B-BOY VE...
New York gettolarındaki ilk yıllarında hip-hop kültürünün dört ana unsuru vardı: DJ, MC, B-Boy ve Grafiti. DJler pikaplarında ritimleri karıştırıp müziği yaratırdı. MCler, dinleyicileri dansa davet etmek için bu müziğin üstüne kafiyeli dizelerini okurlardı, yani rap yaparlardı. B-Boylar, bu şarkılara break-dance yaparak eşlik ederlerdi. Grafiticiler ise grafik tasarımlarını hip-hop kültürünün yeşerdiği bu sokak aralarındaki duvarlara sprey boyayla işlerlerdi.
Özünde ağız dalaşının yattığı bu müzik, beraberinde sataşmaları ve sonrasında kavgaları da getirdi. New Yorktaki ve Los Angeles;takiler arasındaki rap sataşmaları zamanla doğu-batı savaşına dönüştü ve önce batının en yetenekli MCsi Tupac Shakur 1996da, doğunun en sayılan MC Biggie Smalls da 1997 yılında faili meçhul cinayetlere kurban gittiler.
Başlarda rapin medyada daha çok yer almasına yardım eden doğu-batı savaşı lafta kalmayıp, belki de tüm zamanların en yetenekli iki rapçisi bu anlamsız kan davasında kaybedilince rap camiasının aklı başına geldi. Hip-hopun bu çok-merkezli yeni dünya düzeninde rapçiler arasındaki dayanışma zamanla arttı.
Müzikten bir alt-kültüre uzanan yol da işte belki de böyle açılmış oldu. Dayanışma ve sadakatin de ötesinde hip-hop kültürünün özünde gettoların acımasız sokaklarında törpülenmiş olan, bir hayatta kalma içgüdüsü, medeni cesaret ve girişimcilik ruhu yatıyordu. Bu özellikler sayesinde hip-hop, doğduğu yıllardaki basit, nahif köklerinden bugün bulunduğu yere gelebildi.
ŞİRKETLERİN EFENDİLERİ
20. yüzyılın ilk yarısındaki hemen her müzik ve dans akımı, yüzyılın başlarında New Orleansta doğan caz müziğin etkisiyle şekillendi. Geçmişte bir iki istisna dışında müzisyenler kendi ürettikleri müziğin haklarına sahip değillerdi ve kimin yıldız olacağına müziğin içinden gelenler değil de büyük müzik şirketlerinin prodüktörleri karar verirlerdi. Aynı şekilde marjinal sesler sansüre uğrar, müzik piyasasının dışına itilirlerdi.
Eskiden popüler kültürle ilgili her yatırım ve karar, varolan dev şirketlerin elindeyken hip-hopun bağımsızlığı bu kültürün öncülerinin sergilediği girişimcilik sayesinde büyük ölçüde devam ediyor. Bugün hip-hopun ustaları hem müziklerinin hem de kendi şirketlerinin efendileri.
Örneğin, Death Rowdan ayrılıp Aftermath Recordsi kuran Dr. Dre, kendi şirketinden Eminemi çıkarttı. Ünlenip kendi şirketi Shady Records;i kuran Eminem ise kendinden bu yana çıkan en yüksek satışlı rapçiyi, 50 Centi keşfetti.
EMİNEM
Elvisten sonra gelen en büyük beyaz müzik idolü
Eminem, çoğu müzik otoritesinin gözünde hip-hop devriminin tamamlanması için gereken tek şeydi. Siyahların rap yeteneğine saygı duyabileceği, beyazların da eleştirmelerine rağmen dinlemeden edemeyecekleri beyaz bir rap süperstarı -yani Elvisin rap yapan versiyonu- gerekiyordu o da Eminem oldu. Detroitli rapçi Marshall Mathers keşfeden plakçılar, 1998 yılında Slim Shady albümüyle Eminem dünyaya sundular. Püriten Amerikan değerlerini ve statükoyu tehdit eden Eminem de, zamanla daha iyi imkanları olmasına rağmen siyah yaşıtları kadar sistemin dışında kaldıklarını hisseden beyaz gençlerin idolü oldu. Elvis;ten bu yana gelen en beter şey benim, zenci müziğini bencilce kullanıp kendimi zengin ettim’ diyen Eminem, kısa sürede tüm zamanların en çok satan rapçisi oldu. Rap’in ilk yıllarında Yo MTV Raps programıyla rap müziğe haftada yarım saat ayıran MTV, neredeyse Eminem TVye dönüştü.
Şöhretleri, reklam ve tanıtım garantisi
Amerikan sinema endüstrisi, yeni çıkan her akımda olduğu gibi hip-hopta da zaman kaybetmeden konuya dahil oldu. 1982de Wild Style ile Fab Five Freddy ve Rock Steady Crew beyazperdeye adım atan ilk rapçiler oldular. 1985te hip-hop kültürünün patronu Russell Simmons, kendi müzik şirketi Def Jam;in hikayesinden esinlenen ;Krush Groove filmiyle bir ilke daha imza attı. Bu filmin yapımcılığını üstlenen Simmons, hem Def Jamden Run DMC ile LL Cool in kariyerlerini ilerletti hem de onların hayranlarını sinemaya çekerek ciddi gişe geliri elde etti.
Hip-hop ve sinema arasındaki ticari bağı oluşturan ‘Krush Grooveun başarısının ardından Yeşilçamın assolist filmleri gibi rapçilerin reklamını yapmak amacıyla siyah kitleleri hedefleyen filmler ortaya çıktı. Bu arada, 90’lı yılların başında rap müziğin popülaritesi artarken, siyahi yönetmenlerin ürettiği ;;,New Jack City Boyz n the Hood gibi getto hikayeleri anlatan bağımsız filmler seyircilerin ve eleştirmenlerin dikkatini çekmeye başladı. Bu filmlerin konuları, rapçilerin yaşadıkları veya mikrofonda söyledikleriyle örtüştüğü için bu filmlerde rol alan Ice Cube ve Ice-T gibi ünlü gangsta-rapçiler ilk oyunculuk sınavlarını verme imkanı buldular.
Çok geçmeden rapçilerin Hollywood için yeterli olmanın ötesinde yararlı ve hatta gerekli olduğu anlaşıldı. Çünkü bir filmde rol alacak kadar kendini kanıtlamış ve isim yapmış bir rapçinin seyircisi de hazırdı. Üstüne üstlük, rapçilerin filmlerin soundtracki için hazırladığı şarkılar ve bu şarkıların klipleri filmlerin tanıtımını en etkili biçimde yapıyordu. Daha da ötesi, rap müziğin yükselişine paralel olarak artan filmlerin soundtrack satışları sayesinde film yapımcıları hem bedava reklam hem de ciddi yan gelirler elde ederek bir taşla iki kuş vurmuş oldular.
MODA
Kendi modasını ve markalarını yarattı
İlk başlarda hip-hop sevenler giyim tercihlerini var olan markalardan yana kullandılar. Tommy Hilfiger ve Polo Ralph Lauren hip-hop dünyasında statü sembolü olan markalardı.
Hip-hop’un kendi markalarının piyasaya çıkmasından önce sıkça uygulanan bir metot vardı, bilinen markaların ürünleri alınır ve bir şekilde değiştirilerek kullanılırdı. Örneğin rapçiler arasında çok popüler olan Adidas ayakkabıların ve Timberland marka botların bağcıkları çıkarılır öyle giyilirdi.
Hip-hopun yükselişinin en görünür örneği, yıllık 2 milyar dolarlık cirosuyla Amerikadaki tekstil endüstrisinin en hızlı büyüyen pazarı olma özelliği taşıyan hip-hop giyim sektöründe ortaya çıktı. 1990 yılında ilk hip-hop giyim markası olan FUBU piyasaya çıktı. FUBUnun açılımı olan ;For Us By Us’, yani ‘Bizim için bizim tarafımızdan’ sloganı sonradan gelen markaların da çıkış noktası oldu.
Hip-hop tarihinin her noktasında imzası olan Russell Simmons, 1992 yılında kurduğu Phat Fashions şirketiyle müzik sektöründen gelip tekstile yatırım yapan ilk isim oldu. Zamanında grafiticiler tarafından ifade edilen hip-hopun görsel boyutu, artık kendini şehir duvarlarından çok, hip-hop tarzı giyim-kuşamda göstermeye başladı. Beyaz grafiti sanatçısı Marj Eko, bir zamanlar grafiti tasarımlarını bastırdığı tişörtleri elden satarken bugün en büyük hip-hop giyim markalarından birinin, gergedanlı logosuyla ünlü Ecko’yu yarattı.
PORTRE
Hip-hop imparatorluğunun kralı Russell Simmons
Hip-hop kültürel, sosyal, ekonomik anlamda bir akım değil de her yönüyle gerçek bir devrim olsaydı, şu an Beyaz Saray’da tahtta oturan isim hiç şüphesiz ki Russell Simmons olurdu. Russell Simmons, müzik ve iş dünyasına kardeşinin üyesi olduğu Run DMC grubunun menajeri olarak girdi. 1984 yılında arkadaşı Rick Rubinle Rubinin New York Üniversitesindeki yatakhane odasında 5 bin dolar sermayeli Def Jam şirketini kurdu. Elden kaset-plak satışı dönemi pek uzun sürmedi ve 1985te Sony, Def Jamle dağıtımcılık anlaşması imzaladı. LL Cool J, Run DMC, Public Enemy, Beastie Boys gibi hip-hop’un ilk büyük isimlerini müzik piyasasına kazandıran Def Jam çok geçmeden sektörün en büyük şirketlerinden biri haline geldi. 1988de Rick Rubinin ayrılmasıyla Simmons, hip-hop akımının itici gücü Def Jamin başındaki tek isim olarak kaldı. Moda ve medya alanında yeni yatırımlara girişen Simmons 1994 yılında şirketin hisselerinin yarısını Polygram’e sattı. Geri kalan hisselerini de, 1999’da Polygram’i satın alan Universal’e sattı ancak 2003 yılına kadar Def Jam’i yönetmeye devam etti. Universal bünyesi altında Island Records’la birleşen ve Jay-Z, Ja Rule ve Ludacris gibi hip-hop’un dev isimlerinin bağlı olduğu Def Jam geçen sene 700 milyon dolarlık cirosuyla müzik endüstrisinin ikinci en büyük şirketi oldu. Şu anda müzik piyasasından elini çekmiş gibi görünmesine karşın ‘hip-hip kültürünün patronu’ sayılan Russell Simmons, diğer alanlardaki girişimleriyle Amerika’nın gençlik kültürünü ve pazarını yönlendirmeye devam ediyor.
EKONOMİ
Hip-hop dinleyenlerin toplam harcama gücü 1 trilyon dolar
Amerika’da gençlik kültürünü yönlendiren bir sosyal fenomen olmasının yanı sıra hip-hop artık dev bir endüstri aynı zamanda. Amerika’daki lüks tüketimin dörtte birinin hip-hop kültürünün etkisi altında olduğu ve hip-hop dinleyicilerinin toplam harcama gücünün 1 trilyon dolar civarında olduğu tahmin ediliyor. Bugün dev holdinglerin, ünlü markaların hepsi hip-hop’un popülaritesinden kazanç sağlamaya çalışıyor. Şirketler, marka imajlarını değiştirip multikültürel pazarlama departmanları kurarak genç kuşağın dilinden konuşmaya, ‘street cred’ yani sokak itibarı elde etmeye çalışıyorlar. Yapılan bir araştırmaya göre hip-hop tarzı albümlerin cd satış gelirleri 2003 yılında 1 milyar doları aştı. Aynı araştırmaya göre hip-hop endüstrisinin toplam yıllık cirosu 10 milyar dolara ulaştı.
POLİTİKA
Aday çıkarabilirler
Bu akımın yakın gelecekteki hedefi, Amerika’da politik anlamda da varlığını hissettirmek. Hip-hop dünyasındaki bütün trendlerin öncüsü olan Russell Simmons’in giriştiği dar gelirli Amerikalılar’ı seçim sistemi konusunda eğitme ve seçmen kütüğüne yazdırma kampanyası bu yönde bir sinyal. Politik içerikli rap’in öncüsü Public Enemy’nin lideri Chuck D.’nin George Bush’a muhalefet eden aydınların oluşturduğu Ait America radyosunun kurucuları arasında olması ve burada her akşam mikrofon başına geçmesi de politikada yaklaşan hip-hop rüzgarlarının işaretçisi. Daha da önemlisi, 11 Eylül sonrası politize olan Amerika’da, Eminem de dahil birçok rapçinin şarkılarında açıkça George Bush’u ve diğer politikacıları sıkça eleştiriyor olmaları nedeniyle, özünde protest bir yan taşıyan hip-hop’un çok yakında kendi politik şahsiyetlerini yaratması işten bile değil.
TÜRKİYEDE HİP-HOP
1995 yılında Cartelle Türkiyeye adım atan rap, şu anda pasajlarda, sokak aralarında, evlerde kurulmuş derme çatma stüdyolarda, metotlu defterlerin arkasına çiziktirilmiş dizelerde, piyasaya çıkan tek tük albümde nota nota ilerliyor ve Türkiyede de patlayacağı günü bekliyor. On yıl içinde Türk-Popun yerini Türk-Rap alır, radyo istasyonları dinleyicileri Yo Yo Yo aber Türkiye diye selamlar, Karakandan Alper A. sinema yıldızı olur, Kabus Kerim reklamlara çıkar, çocuklarınız Nefret marka blucin giyer, seyrettiğiniz bir Trabzonspor maçının devre arasında Avni Aker Stadının hoparlörlerinden kemençe üstüne işlenmiş Laz aksanlı rap dizeleri akarsa, Tavşanlı’da HipHop yadırganmazsa hiç şaşırmayın.
UNDERGROUND'IN TARİHİ
BATIda Kronos'un üç oğlu dünyayı paylaştıkları zaman, kardeşlerin en acımasızı olan Hades, karısı Persephone ile yeraltında hükümranlık kurunca, yeraltının yüzlerce yıl sürecek yazgısı da belirlenmiş oldu. Mitosların egemenliğindeki dünyada yeraltının anlamı yüzlerce yıl önce şekillendi.
Orası, sert ve zalim bir Tanrı'nın yönetimi altında bulunan, gölgeler halindeki ölülere terk edilmiş, her gireni kabullenen, ancak insanı bir kez içeriye aldı mı, bir daha dışarıya bırakmayan, acımasızlığın hüküm sürdüğü bir sırlar alemiydi.
Daha sonraları yeraltı bir kaçış yoluna dönüştü. Yaşadıkları ya da maceraya atıldıkları şehirlerin kanalizasyonları, yeryüzündeki tehlikelerden kaçarken roman kahramanlarına yardımcı olmamaya başladı. Yeraltının bir kaçış yoluna dönüşmesi motifi özellikle yazında ve daha sonra da sinemada pek çok kahramanın işine yaradı. Kahramanlar şehirlerin kanalizasyonlarında peşlerine düşenlerden kaçıyorlardı. Kaçarken de, genelde üstleri, başları pisleniyordu. Pisliğe bulaşmış insan ya da pisliklerden kaçan insan, bunu gerçekleştirebilmek için pislenmeyi göze alıyor; bu da, sanatın romantik düzdeğişmecelerinden birini okura/seyirciye sunuyordu.
Yeraltı, Graham Greene'in romanından Carol Reed'in sinemaya uyarladığı, 1949 yapımı The Third Man (Üçüncü Adam) örneğinde olduğu gibi, bazen, yeryüzündeki olayların çözümlendiği, kötülerin cezasını bulduğu, adaletin gerçekleştiği bir uzam; bazen de, Andrzej Wajda'nın 1956'da çektiği Kanal adlı filminde olduğu gibi kurtuluş umuduyla girilen ve gitgide tuzağa dönüşen bir uzam olarak değerlendirilmiştir. Ancak, daha sonra çeşitli korku ve macera filmlerinde yeraltı, tehlikelerle, korkunç, kötücül, gizil güçlerle, yırtıcı hayvanlarla veya fantastik yaratıklarla dolu bir uzama dönüştürülmüştür.
Amerikan İç Savaşı ise yeraltı sözcüğüne farklı bir boyut getirmiştir. İç Savaş sırasında, zenci kölelerin kuzey eyaletlerine kaçırılması işine 'Underground Railroad' (Yeraltı Demiryolu) adı verilmiştir. Oysa gerçek anlamda ne bir demiryolu söz konusudur, ne de yeraltı. Dolayısıyla, yeraltı sözcüğüne kendi dışında bir anlam yüklenmiş ve örgütler tarafından planlı bir şekilde gerçekleştirilen gizli kaçırmalar için kullanılmaya başlanmıştır bu sözcük.
Teknolojik gelişmelerle birlikte, yeraltı da gizemli, korkulan, karanlık bir yer olmaktan kısmen uzaklaşmış ve ulaşımda kolaylık sağlayan, şehir trafiğinin yükünü azaltan, işlevsel bir uzama dönüşmüştür. Ancak, teknoloji ile koşut olarak artan iletişimsizlik, sonuçta Denys Arcand'ın yönettiği Kanada-Fransız ortak yapımı olan 1989 yılında gerçekleştirilmiş Jesus of Montreal (Montrealli İsa) örneğinde de görüleceği gibi, yeraltını iletişim kurulmaya çalışılan bir uzama dönüştürmüştür. Bu filmde, tiyatroda canlandırdığı İsa rolünü hayatına geçiren genç yönetmen, ölmeden az önce, bir metro istasyonundaki insanlara yönelerek, onlara hayatın bazı değerlerinden söz etmeye, onları uyarmaya ve onlarla iletişim kurmaya çabalamaktadır. Ayrıca günümüz sinemasında, bazı filmlerde, yeraltı, sapık katillerin dolaştığı, birtakım çıkar hesaplarının çözüme ulaştırıldığı, karanlık güçlerin egemenliğindeki bir uzam olarak da sunulmaktadır.
Genelde olumsuz özellikleri ön plana çıkarılarak kullanılan yeraltı sözcüğü, İkinci Dünya Savaşı ile birlikte daha çok politik bir içerik kazanmıştır. Yerleşik düzeni, hükümeti veya bir ülkeyi işgal etmiş olan askeri kuvvetleri devirmek, bozguna uğratmak için oluşturulan örgütlerin faaliyetleri yeraltı sözcüğü ile tanımlanmıştır. Dolayısıyla, yeraltı sözcüğü politik bir içerikle birlikte, var olan egemen güçlere karşı yürütülen gizli eylemlerin planlanması ve gerçekleştirilmesi anlamını da kapsamıştır. Tıpkı İç Savaş Amerika'sında olduğu gibi, yeraltı sözcüğü bir uzam adı olmaktan çıkarılmış, simgesel bir anlama ulaştırılmıştır.
Yeraltı, tarih boyunca, ölüler diyarı, kaçışın gerçekleştirildiği yer, direnişin nüvesini barındıran yer, yeryüzündeki iki bölge arasında kalan geçiş yeri veya geçit, karanlık çıkar hesaplarının görüldüğü bölge gibi çeşitli yüklemelerin yapıldığı bir uzam olagelmiştir.
Zaman içinde, özellikle de 1950'li yılların ortalarından itibaren, egemen kültürel yapıyı reddeden altkültürlerin tümü yeraltı tanımını üstlenmeye başlamıştır. Böylece, tanımın kapsamı da gitgide genişlemiştir.
Yeraltı sözcüğü sanat olarak değerlendirilmeye başlandığında, bu sözcük, 'egemen olana karşı durmak' gibi simgesel bir anlamı da üstlenmiştir. Underground sanatın doğuşu da insanların gönüllü olarak bulunduklarını kabullenmeleriyle gerçekleşmiştir. Önceki dönemlerde, yeraltına gidişi Orpheus örneğinde olduğu gibi, yeraltında bulunan bir şeyi elde etmek amacıyla ya da kaçış ve direniş için zorunlu olarak gerçekleştiği halde, artık insanlar tamamen gönüllü olarak simgesel bir yeraltına inip sanatlarını gerçekleştirmeye çalışmaktadırlar.
Zamanla underground, bazı totaliter ülkelerde açık açık yayımlanması yasaklanan eleştirel yazıların bulunduğu, el altından dağıtılan dergi ve gazeteleri kapsamına alan; ya da ABD gibi ülkelerde çok sınırlı bir dağıtım ağına sahip dergileri devrim, ırkçı azınlıkların nedenleri ve solcu politikalar üzerine kuran çalışmaları bünyesine alan bir yapıya dönüştürülmüştür.
Sinema alanında, tecimsel film endüstrisinin dışında üretilen ve dağıtım yapılan; genellikle yapımcılığını, yönetmenliğini, senaristliğini, görüntü yönetmenliğini ve kurguculuğunu aynı kişinin yaptığı, yönetmenin sanatsal tutumunu yansıtan ve tecimsel filmlere kıyasla gerek biçim, gerekse teknik ve içerik yönünden daha özgür filmlere underground film denilmiştir. 16 ve 8 milimetrelik kameralarla gerçekleştirilen bu filmler, onlardan önceki filmlere kıyasla çok deneysel, açık veya ezoterik olarak kabul edilen filmlerdir. Andy Warhol'un çeşitli filmleri, Luis Bunuel ile Salvador Dali'nin Un Chien Andalou (Endülüs Köpeği-1928) gibi filmleri bu kategoride değerlendirilmektedir.
Müzik alanında, ilk ortaya çıktıkları dönemlerde altkültürlere hitap eden, daha sonra yaygınlık kazanan ve genel kabul gören metal, trash, punk gibi müzik tarzları underground kapsamında sunulmaktadır.
Resim ve yontu alanlarında ise pop-art ile koşut olarak değerlendirilen bir underground kavramından söz etmek mümkündür. Tiyatroda ise yerleşik kalıpların dışında kalan, metinden çok harekete ağırlık veren, 'gösteri' özelliği ağır basan, sınırlı sayıda ve ilgilenen seyircilere yönelen, seyircisini uyaran, irkilten, hatta tiksindirmeye gayret gösteren çalışmalar underground kapsamında değrelendirilmektedir.
Yazın alanında, underground özellikle Beat kuşağı sayesinde hak ettiği ilgiyi görmeye başlamıştır. William S. Burroughs'un 1953'te yazdığı Junky (Canki) adlı roman Beat kuşağının bir önsemesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Yazarın eroin konusundaki deneyimlerini aktardığı ve kendini bir denek olarak sunduğu bu roman, her cankiye underground denemeyeceğini göstermesi ve kanıtlaması açısından ilginç bir örnektir. Sonraki dönemlerde de Beat kuşağından çıkan çeşitli yazarlar underground yapıtlar vermeyi sürdürmüşlerdir. Underground olarak kabul gören yapıtları değerlendirdiğimizde, bu yapıtlarda genel olarak şu ortak özellikleri saptamamız mümkündür:
1) 'Egemen olan'a 'baskı'ya başkaldırır.
2) 'Yasal olarak kabul görmüş olan'ın ötesine geçer.
3) 'İrkiltici olan'ı benimser, içerir.
4) 'Deneysel olan'ı ön plana çıkarır.
5) 'Doğaçlama', 'eşzamanlılık', 'kesme', 'kolaj' tekniklerinden sık sık yararlanır.
6) 'Çeşitliliği' benimser.
7) 'Yabancılaşma'yı temel alır.
8) Toplumda egemen olan kültür yapısına başkaldırır.
9) 'Pikaresk öğeler' içerir.
10) Altkültürlere ağırlık verir.
Underground yapıtlar, yazındaki yerleşik kurallara karşı çıkarak başkaldırılarını gerçekleştirmişlerdir. Bu karşı çıkışları üç noktada özetlemek mümkündür:
1) İçerik olarak karşı çıkış:
Uyuşturucu kullanımını, farklı cinsel tercihleri, hayatın çoğunluk tarafından görmezden gelinen 'öteki' yüzünü, dışlanmış insanların hayatlarını, yoksulluğun 'öteki' yüzünü, göreceliliğin derin anlamını, totaliter veya kapitalist düzende iyiden iyiye hiçleştirilenleri konu edinirler. Bunlardan biri veya birkaçı ya da hepsi birden bir yapıtın içinde işlenir, değerlendirilir. Genelde, eleştirel bir bakış açısı söz konusudur.
2) Biçim açısından karşı çıkış:
Klasik ve yerleşik anlatım biçimlerine karşı underground yazarlar, biçim açısından karşı çıkışlarını farklı tekniklerle gerçekleştirirler. Doğaçlama parçaları akan metnin arasına yerleştirerek anlatıyı kesintiye uğratırlar. Birbirinden farklı ya da birbiriyle pek ilgisi olmayan motifleri peşpeşe dizip anlatının akışını bozarlar. Farklı zaman dilimlerini, gerçeklik algılarını ve halüsinasyonlara gerçekleri içiçe geçirerek, karıştırarak anlatıda değişik bir boyut yakalamaya çabalarlar. Nesneleri deformasyona uğratıp, okurun bildiği nesneyle kendinin yarattığı ya da kurduğu nesne arasındaki farklılıkları belirgin kılarak okuru yabancılaştırırlar. Kimi underground yazarlar da farklı anlatı tekniklerini birarada kullanıp, yapıtlarını kendilerinin üzerine inşa ederler. Bu tür yöntemlerle alışıldık biçimsel kalıpları kırmaya çalışan yazarlar genelde cesur deneysel arayışlara girişmişlerdir.
3) Dil açısından karşı çıkış:
Daha önceki dönemlerde yazın alanında rahatlıkla kullanılmayan birtakım sözcüklerin ve sokak dilinin yazında önem kazanması, underground yazarlar sayesinde gerçekleşmiştir. Ancak bu dil özellikleri daha sonraki birtakım yazarlar tarafından doğrudan pornografik sahneler yaratmak için kullanılmış ve asıl amacından saptırılmıştır. Sözcükler 'irkiltici olma' işlevini yitirmiş, 'tahrik etme' amacıyla kullanıldıklarını belli eden bir yapıda 'yoksullaştırılmış'lardır. Sokak dilinin kullanılması ve çeşitli azınlıkların bildik sözcükleri farklı anlamda kullanmaları özelliklerinden yararlanılması da underground yazına değişik bir çeşni getirmiştir. Underground yapıtların geneline baktığımızda, sık sık düşülen tuzakları da gözardı etmememiz gerekir. Underground kavramı, ilk anda pornografiyi, kitsch'i çağrıştırdığı için, genelde pornografik ürünleri ve kitsch ürünleri underground olarak değerlendirmek hatasına sık sık düşülmektedir. Underground, 'pornografik olan'ı içerebilir ya da 'kitsch estetiği'nden veya 'katışıklılık estetiği'nden yararlanabilir. Ancak, bu da, her underground yapıtın pornografik veya kitsch olmasını gerektirmez.
Burada, çok önemli olan ve sık sık karıştırılan bir başka durum da kitsch ve kötü kategorileri arasında ortaya çıkmaktadır. Günümüzde, kötü ürünleri de kitsch diye niteleme eğilimi söz konusudur. Oysa kitsch, çok sık kullanılmış ve alışılmış, basit, sıradan motifleri içeren, mesajını en basit şekilde alıcısına ileten, düşük düzeyde ve kaba bir estetik anlayışa sahip olan ürünlere verilen addır. Kötü ise hoş olmayan ve her türlü estetik tutumu reddeden, iler tutar tarafı olmayan, bayağı ürünlere verilen addır. Kötü bir ürünle karşılaşıp da, bunu kitsch diye nitelendirmek, kitsch'e yapılan bir haksızlık olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla, kavramların fazlasıyla içiçe geçtiği, karıştığı günümüzde bazı kategorileri birbirlerinden ayırırken ve bir yapıtı değerlendirmeye çalışırken dikkatli olmamızın gerekliliği ortaya çıkmaktadır.
TÜRKİYE'DE
Anadolu'da, yeraltı sözcüğü hep karanlıkla, bilinmeyenle, korkuyla ve ölümle özdeşleştirilerek kullanılmıştır. Hititler'de yer altı, suçluların gittiği yerdir. Sürgülü yedi kapısı bulunan, acımasız bir devin beklediği karanlıklar ülkesidir. Hititler kimi zaman ölüleri yakmışlar ve yeraltı bekçilerine bu ölülerin küllerini sunmuşlardır.
Yeraltı, Anadolu'da olumsuz çağrışımlarıyla kullanılmıştır. "Yere batasıca!", "Yerin yedi kat dibine geçesice!" gibi ilençlerin yanı sıra, insan utandığında "Yerin dibine geçmektedir" adeta. İnsan, uzaktaki bir kişiyi özlediğinde ise, "Yeraltında olmasın da, dağ ardında olsun!" da bulur teselliyi. Bazı masallardaki kimi kötülükler de yeraltından kaynaklanır. Yerin yedi kat dibindekiler masal kişisinin işini zorlaştırırlar, hedefine ulaşmasına engel olmaya çalışırlar; ya da ceza olarak masal kişisini diri diri yerin altına gömüverirler.
Genelde kötücül anlamı ön plana çıkarılarak kullanılan yeraltı sözcüğünün kapsamı zaman içinde ülkemizde de farklılaşmıştır. Sözcük, yasadışı faaliyetlerde bulunan örgütleri, özellikle de çıkar hesaplaşmalarıyla tanınan mafyayı tanımlamak için kullanılmaya başlanmıştır. Yeraltı, kumar, fuhuş, uyuşturucu ve silah ticareti, adam kaçırma, yaralama ve öldürme, haraç alma gibi anlamları da içinde barındıran ürpertici bir sözcüğe dönüştürülmüştür. Yeraltı, aynı zamanda, hapishanelerden kaçan suçlular için de bir geçiş uzamı olmuştur. Dolayısıyla, şah iken şahbaz olan yeraltı sözcüğü, bir dönem ülkemizde sanat kavramından tamamen uzak tutulmuştur.
Günümüzde Türkiye'de genel dağıtım ağının dışında kalan, genelde bazı kitapçılarda bulunabilen, bazıları baskıyla, bazıları da fotokopiyle çoğaltılmış müzik ve yazın dergileri; bazıları da gönüllüler aracılığıyla yollarda satılan gazete ve dergiler underground kapsamında değerlendirilmektedir. Yine günümüzde öncü tarzda döşenmiş, altkültür ürünü müzikler çalışan uzamlar da underground adı altında sunulmaktadır. Genelde bu uzamlarda geçen hayatlara da underground denilmektedir. Görüleceği üzere, yazın ve müzik dışındaki bu yakıştırmalarda underground politik niteliğinden iyiden iyiye kopartılarak değerlendirilmeye başlanmıştır.
Yazın alanında nispeten politik niteliğini koruyan underground yapıtlarda ise dil açısından, sokağın dilinin yanısıra kabadayı jargonundan ve bıçkın ağzından sık sık yararlanıldığı görülmektedir. Underground olarak değerlendirilmesi mümkün olabilecek bazı yapıtların da, çeşni getirmek işlevinin dışında, neredeyse tamamen kabadayı jargonuyla yazılmış olması nedeniyle underground kategorisinden uzaklaştığı, ancak, yine de ısrarla underground olarak nitelendirilmeye çalışıldığı görülmektedir.
SONUÇ
Sonuç olarak, günümüzde undergroundun en net biçimde, toplumda egemen olan kültür yapısına başkaldırması özelliğini koruduğu görülmektedir. Ancak, daha birçok özelliği bulunan undergroundun yalnızca bir özelliği ile eş tutularak anılması, bu kavramın sığlaştırılması ve rastgele her şeye underground denilmesi sonucunu da beraberinde getirmektedir. Batı toplumlarında yerleşik olan ve düzen tarafından kendini besleyen bir kısırdöngüye dönüştürülmesi gerçekleştirilmiş, bu nedenle de toplumsal yapı açısından 'zararsızlaştırılmış' ve 'evcilleştirilmiş' bir underground kavramından söz etmek mümkündür.
Türkiye'de ise, 1960'ların Amerika'sından ödünç alınmış, pek çok kavram gibi uçuşan, karmakarışık, başka kavramlarla karıştırılan ve birçok şey için rastgele kullanılan, 'başkalarından farklı olarak' anlamınca dilimize pelesenk olmuş underground sözcüğünden bahsetmek mümkündür. Belki de, bu durumda yapılabilecek en iyi şey, 'zararsızlaştırılamayacak' ve 'evcilleştirilemeyecek' bir underground anlayışını yakalamaya çabalamaktır.
HipHopın Doğuşu
Tarihin en derin acilarin yasandigi, kentlerin yerle bir edildigi, on milyonlarca insanin hayatini kaybettigi 2. dünya savasi sonrası, Faşist Mussolini italyasi ve Nazi Almanyasina karşi zafer elde eden iki ülke olan Kapitalist Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği dünyanin egemenliğine oynayan iki dev güç olarak ortaya çıkmişti.
Yaşanabilir yeni bir dünya hayalli, geride kalan tüm insanları etkisi altına almisti. Savas sonrası dogan çocuklar, 1960lara gelindiginde ergenlik yasini geride
birakmis, temelde aile kurumunun baskici kutsalligina karsi isyanla ortaya çikan özgürlük savunucusu birer genç olmuslardi.
Oldukça ferah geçen ve sivil tarihinin en renkli dönemi 1960larin estirdigi rüzgar, dünyanin her yerini etkisi altina almişti. ‘Beat Kuşagi’ böyle bir dönemde ortaya çikmiş ve tarihin akişina damgasını vurmuştu. ‘Savaşma- Seviş’ yaşam felsefesiyle ayaga kalkan gençler, daha fazla özgürlük, daha fazla adalet istiyordu. 1960larin bu Beat Kuşagi, 60 sonrası gençlik hareketinde oldugu gibi hiphop kültürünün ortaya çikmasinı tetikledi
Öte yandan Amerikan ‘Kuzey-Güney’ iç savaşı sonrası kölelikten kurtulan siyahiler, daha özgürlüklerinin tadini bile çikarmadan sanayi devriminin işgücünü oluşturmak için kuzey kentlerine göç etmişler; hayatta kalma mücadelesi sonrasi, temel insan haklarindan ancak 1960lardan itibaren söz etmeye başlamişlardi.
Her türlü siyah sivil hareketlerin polis tarafindan bastirildigi 60li yillarda; 1964te Harlemde bir siyah ayaklanma olmuş ve tüm ülkeye yayilmişti. 1965te ise Los Angeles te çikan ayaklanma ise kanli sonuçlanmiş, 34 kişi ölmüş, 900 yakin kişi yaralanmişti. 1966 yilina gelindiğinde ise California - Oakland da siyah bir çocugun otomobil altında kalarak can vermesiyle yükselen protestoyu da polis yine copla dagitmiş; pek çok kişi yaralanmişti. işte The Black Panter Party (Kara Panter Partisi) hareketi burada, polisle çatişip kanlı bir maglubiyete ugrayarak dogdu. The Black Panter Party, dönemin militan lideri Malkom-X in düşünceleriyle, Marx, Lenin ve Mao nun teorilerini sentezleyip Halkla iktidar sloganıyla özetliyordu. Siyah Özgürlük Hareketinin liderlerinden Martin Luther King ve Malcolm X-in öncülügünde ‘siyah bilinç’ gelişmiş ‘Black Power’ adiyla büyük bir halk hareketine dönüşmüştü.
FBI tarafından ‘Public Enemy Number One’ (Bir Numaralı Halk Düşmani) ilan edilmişti. Bu radikal yasadişi örgüt, ileride hiphop tarihinin gelmiş geçmiş en sert grubu olarak kabul edilen Public Enemy’i ortaya çikmasina temel kaynak oluşturacakti.
Hiphop’i doguran en önemli hareketlerden biri de, siyahilerin bu özgürlük hareketiyle birlikte yayilan ‘Siyah Güzeldir’ anlayisiydi. Rap müziğinin büyük babası olarak kabul edilen Funk müziğinin öncü isimlerinden olan James Brown, ‘‘Söyle ona yüksek sesle. ‘Ben Siyahim; gururluyum’’ şarkisiyla meydan okuyordu beyaz şövenizmine. ‘Siyah güzeldir’ söylemi Muhammet Ali’nin başarisiyla geniş taban buldu kendine. Bu taban hiphop kültürünü yaratacak gençlere büyük bir pozitiv enerji verecekti. 1970li yıllara gelindiginde ‘Siyah Özgürlük Hareketi’nin çok önemli kazanimlari bulunmaktaydi.
Kölelikten kurtulmuş, bazı temel kazanimlar elde etmiş olan siyahiler, eglenmeyi, dans etmeyi, kafayı bulmayi, özgürce seks yapmayi, istedigi gibi giyinip süslenmeyi yaşamin merkezine koyan bir ruh haliyle yaşiyordu. işte, ‘disko’ müzigi bu iyimserlik içinde patladi. ‘Disko’ müziginin öncülerinden Chic’in ‘Goog Times’ (Güzel Zamanlar) bu dönemin ruhunu oldukça başarili bir şekilde dillendirdigi için büyük bir başarı elde etmişti.
Yine, 2. dünya savaşı sonrası Jamaika’da üstlenen Amerikan askerlerin oraya götürdügü plaklar sayesinde Jamaika sokaklarında r&b, soul ve caz yayilmaya başlamişti. 30 40 hoporlörden oluşan ve ‘ses sistemi’ adi verilen açikhava diskolarından, dj’ler davul ve bas-in balyoz gibi vurduğu beat’lerin üzerine yayilan reggae melodileriyle derin bir saund yakalamişlardi.
Düzenlenen bu Jam’lerde icra edilen Dub, zamanla deneysel olarak bu müziginin üstüne, siyahilerin yaşaminin neredeyse her alaninda kullandigi uyakli söz söyleme sanati olan ‘rhyme’nin etkisiyle, mikrofonu alan dj’ler, hayattan, aşktan, kendinden bahsetmeye, belirli bir uslup dahilinde masallar, efsaneler anlatmaya şiir okumaya başladilar. Dub’in akişina yön veren bu sözel müdahale ile yeni bir mecra yaratacak; bu mecra Dj Kool Herc gibi dj’ler aracıligiyla New York’a akarak rap’i dogumuna önemli katkilarda bulunacaki.
Yine 1960’larda The Last Poests ve The Watts gibi şiir gruplari rap şiiri ortaya koymuş; Shirley Ellis gibi vokalistler, konuşur gibi caz, soul, rhythim&blues yapmişlardi. Radyolarda bile parça başlarinda rhyme yapan dj’ler bu tavrini günlük hayata taşımişti. Ama bu parçanın içine serpiştirilmiş bir şekildeydi.
1974lere gelindiginde bu iyimserlik ve pozitif atmosfer içinde, New York’da, Dj Afrika Bambaata ve The Soulsonic Force adındaki diskjokey ekibi, break dansçılar ve writer’lerle beraber, en yoksul işçi sinifi semti olan Bronx’ta bir lisede toplanarak, şiddet karşiti Zulu Nation’i kurarak semtlerindeki çeteleri bariştirmak için her hafta sonu sokaklarda, illegal açik hava partileri düzenlemeye başlarlar. Zamanla, hemen her hafta sonu oluşturdukları bu yeni yaşam alanlarinda, Zulu Nation üyesi olan büyük çoğunluğu Bronx’lu yoksul siyahi gençlerin düzenlemeye başladikları bu ‘Block Party’ adini verdikleri partiler hiphop kültürünün oluşumuna en önemli kaynaklık oluşturdu.
Yine ayni yillarda Dj Kool Herc (Clive Campbell) adli Jamaika göçmeni genç, orada dub dj’ligi hakkinda ögrendigi bilgilerle kendi imkanlariyla geliştirdigi ses tesisatlariyla, işçi sınifinin yaşadigi toplu konut blokları ve parklarda düzenlenen partilerde çalmaya başladi. Yaygin olan disko müzigine karşin, farklı plaklardan aldigi sample ile Jamaikan tarzi mix’leyerek yeni bir tarz yaratmaya başlamakla kalmamiş, kendi ilkel mixer’ini da yaparak günümüz diskjokey tez tezgahini da ilk kez kurmuştu.
Hiphop’in öncülerinden bir başka isim olan, Bronx’lu Dj Grandmaster Flas (Joseph Saddler), ve ekibi 5 mc’den oluşan ekibi Furious Five ise 1977’de hiphop camiasındaki yerini aldi. Flas, hiphopın temel unsurlarindan biri olan ‘scratching’ yöntemini bularak ve ritmi metronoma oturtmayı icat ederek müzikal bir devrim yapmişti.
Bu üç önemli dj, rock ve popun yanında yükselen 3. büyük gücü haline gelen funky müziginin sevilen şarkilarini çalarak kitleleri coşturmaya, eglendirmeye çalişiyor; son derece kisitli imkanlarla, ticari funky ve klüp müziğinin bazi elementlerini ödünç alip, iki pikap ile yaptikları mixler eşliginde elektronik underground bir saundla harmanliyorlardi.
Özellikle kitleleri en çok coşturan break beat - davul ritimleri- üzerine yapılan anonslar ve söylenen kafiyeli sözler ile rap müziği yavaş yavaş şekillenmeye başlamişti. Zamanla bu partilerde, electric boogie eşliginde yeni yeni isimler ortaya çikarak yeteneklerini geniş kesimlere sergileyecekti.
1979 Ağustos’unda, The Fatback Band adindaki saygin funk grubu, tarihin ilk funk/rap parçasi olan ‘King Tim 3’ü kaydeder. Eglenceli sözleriyle bu sira dışı şarki, insanlarin dikkatlerini çekerek şaşirtir.
Hemen ardindan, 1979 Ekim’inde, Master Gee, Big Bank Hank ve Wonder Mike'dan oluşan ve New Jersey’den çikan Sugar Hill Gang, ‘Rappers Delight’ adli 45’liğini yayinlar. Sugar Hill Gang, disko müziğinin öncü ismi olan Chic’in meşhur hiti ‘Good Time’dan alinan break ritmin üstüne, yaptigi bu ‘Rappers Delight’ ile ilk kez, bir parçanin üstüne baştan aşagi rap yapan grup oldu.
‘Rappers Delight’ ile birlikte 1979 yilinda, New York City banliyölerinde, dj, rap, break dance, graffiti’den oluşan hiphop kültürü dogmuş oldu.
Dönemin bikkinlik veren disko müziğine karşi, endüstriyel müzik sektörünün dişinda, kendine özgü iç işleyişi olan, iki pikap ile bir mikrofon yardimiyla kaydedilen, kendi içlerinden çikan, kendilerine ait ve kendilerini yansitan ve elden ele dolaşan kaset kayıtlariyla her yere yayilan bu yeni müzik türünün oluştugu yeni yaşam alanlari, yeni bir sosyal ilişkiler, yeni degerler nedeniyle kendi barişçil, urban alt kültürünü de yaratir.
Tabanda, Afrika Bambaata ve Zulu Nation, Newyork’un dört bir anini turlayarak hiphop kültürünü her elementiyle yayginlaştirmaya çalişirken; pop kulvarında ise, Sugar Hill Gang’in plaklari, Kurtis Blow ve Brookly’in ilk rap grubu Whodini’nin müzik sektörüne çikişlari; Dj Grandmaster Flas‘in 1979'daki 'Super Rappin' adini taşıyan hit’i; 1982 yilinda ise, hiphop’ın kimliğini bulduğu bu sosyal boyutlu şarkinin, ‘The Message’nin yayinlanişi, geri dönülmez bir boyuta taşidi hiphop-i. Artık Hiphop New York’un tüm gettolarindaydi.
1980’den sonra ise, Ranould Reagen iktidarı ve paranin para getirdigi, işsizligin hat safhaya ulaşacagi sancili neo-liberalizmin dönemi başlayacak; Hiphop doguğu ülkeye ve sağcı Reagen iktidarina karşi verdigi mücadeleyle güçlenecekti.
survivor_rider@hotmail.com
Bana ulaşmak için yukarıdaki e-mail adresini kullanın
|